12 Ocak 2011 Çarşamba

ADNAN MENDERES'İ KİM ASTIRDI?

MENDERES’İ KİM ASTIRDI?
60 İhtilali olarak da bilinen 27 Mayıs İhtilali, gerçek yüzü ile henüz ortaya konulmuş değildir. Zamanla bazı belgesellerle gerçekler ortaya konulmaya çalışılmış ise de, çoğunlukla sol kadrolar tarafından yapılan bu belgeseller çarpıtılarak, taraflı yapıldığı için sonuç alınamamıştır.
27 Mayıs İhtilali tam açıklığa kavuşturulmadığı için, DP, AP, DYP gibi sağ partiler tarafından sürekli Ülkücüler töhmet altında bırakılmışlar. Bu sağcı Parti önderleri, muhalefette Milliyetçi gibi görünerek, Komünistlerden korunmak için, Ülkücüleri kendilerine kalkan olarak kullandılar, seçimler yaklaşınca da Demirel’e oyları yönlendirmek için; Fesatça “Menderes’i Türkeş astırdı” diyerek işin içinden çıkıyorlardı. “Türkeş o sırada sürgünde idi, nasıl Menderes’i astırabilirdi ki?” deseniz de boştu. O gün belgelere inmek çok zor olduğundan, bu iddialar cevapsız kalıyordu ve her seçimde Ülkücüler, bu uyanık sağcılardan gol yiyorlardı. MHP’ye oy vereceğini zannettiğiniz kişinin birden bir numaralı Demirelci olduğunu görüyorsunuz ve partiniz bir türlü iktidar olamıyordu. 12 Eylül öncesinde, Tercüman Gazetesi yazarlarından Rauf TAMER, Ahmet KABAKLI ve Ergun GÖZE, muhalefet dönemlerinde Ülkücüleri övücü yazılar yazarak, onları ateşe sürerlerdi, seçimlere üç ay kala S. DEMİREL’i överlerdi ve oylar AP’ye derlerdi. Solu engellemesinin yanında, Sağcılar da bu taktiklerle Alparslan TÜRKEŞ’e iktidar yüzü göstermediler.
Bütün çabalara rağmen, İsmet İnönü’nün kadrolarının Menderes’i idam ettirdiklerini sağcılara anlatmak mümkün olmuyordu. Kendilerine soldan oy gelmeyeceğini bildikleri için, Milliyetçi-Ülkücü gençlerin kafalarını çelmek için, MHP’ye ve Türkeş’e yükleniyorlardı. Sonra ANAP ve DYP’liler de aynı taktiği uyguladılar. Artık bu Masonik kafaların oylarını istemiyoruz, dediğimiz gün anladık ki; Bunca yıl bunlara boşa zaman harcamışız ve Türkiye’de Sağcı ve Solcu Masonların “Bilderberg” toplantılarında buluşarak sarmaş dolaş oluyorlarmış meğer... Bu nedenle sola fazla çatmamalarının nedenini de öğrenmiş olduk. Daha sonra Cevat Rıfat ATİLHAN’ın yazmış olduğu; “Masonluğun İçyüzü-Türkoğlu Düşmanını Tanı” kitabında uğrunda gözyaşı döktüğümüz A. Menderes’in Milletvekilleri arasında 35 tane “Gayrimüslim” Milletvekilinin olduğunu öğrendik. Petrol yolsuzluğu yaparak, yurtdışına kaçan Mıgırdıç ŞELLEFYAN’ın da Menderes’in Mebusu olduğunu öğreniyoruz. Daha sonra mütedeyyinleri kandırmak için “Ezan”ı serbest bırakarak, onlar bu mutluluğun sarhoşluğu içerisinde iken, onlara çaktırmadan “İsrail’i” devlet olarak tanıdığını öğreniyoruz. O günden bugüne, Arap Dünyasının bize düşman olduğunu, halen bu intikam hırsı ile “Kuzey Kıbrıs”ı tanımadıklarını görüyoruz. Daha sonraları Soner YALÇIN’ın “Efendi-1” kitabını okuyoruz ve Adnan Menderes’in “Sabetayist” olduğunu öğreniyoruz.
Yine de bu “Menderes’i Türkeş Astırdı” iftirasından kurtulmak için o zamanın tanıklarına başvurmamız kaçınılmaz olmuştur.
—İhtilalin İlk Günü.
Yazımızın bu bölümünde 60 İhtilalinin canlı tanıklarından, 14’lerden biri olarak bilinen, şüpheli bir trafik kazası sonucu Şehit edilen Gaziantep’in Türkmen Ağası, merhum Dündar TAŞER’in anılarına başvuralım. CHP’nin ve İsmet İNÖNÜ’nün ne kadar Darbeci olup, Demokratlıkla uzaktan yakından ilgilerinin olmadığını görelim isterseniz:
Demirkırat Belgeseli”nde 27 Mayıs günü ilk saatlerde Cemal MADANOĞLU’nun neler konuştuğu ve neler yapmak istediğine dair verilen bilgi eksik ve yanlıştır. Dündar TAŞER’in 27 Mayıs günü ilk saatlere ait anlattıkları şöyledir:
“-27 Mayıs günü erken saatlerde karargâhta idik. Albay TÜRKEŞ bir odada radyoda okunacak bildiriyi hazırlıyordu. Beri odada da ihtilalci Subaylar arasında konuşmalar oluyordu. Nasıl yapalım, nasıl hareket edelim diye görüşler ileri sürülüyordu. İşte bu sırada Cemal MADANOĞLU Paşa iki kolunu açarak şöyle dedi:
“-Arkadaşlar, Edirne’den Kars’a kadar koca bir memleket, biz bunu nasıl idare eldim. Biz ne maliyeden anlarız, ne de adliyeden. En doğrusu İsmet Paşa’yı getirelim, memleketi o idare etsin. Paşayı getiririz, ilan ederiz, olur biter…”
Bunun üzerine birçok üye de aynı görüşe katıldılar ve İsmet Paşa’yı gidip getirmeye karar verir oldular. Hatta araba hazırlatmaya başladılar. Ben hemen Albay Alparslan TÜRKEŞ’in bulunduğu odaya geçtim ve durumu ona anlattım:
“-Aman Albayım bunlar gidip İsmet Paşa’yı getirecekler!” dedim. Türkeş bana:
“-Git onları oyala, radyodan bildiriyi okursak getiremezler, şimdilik oyala” dedi. Ben tekrar içeri girdim ve Cemal MADANOĞLU’na hitaben:
            “-Sayın Paşam siz İsmet Paşa’yı getirip yönetimi ona teslim etmek üzere teklifte bulunacaksınız. Hâlbuki İsmet Paşa yıllardan beri Demokrasi İstediğini(!) ilan ediyor. Şimdi biz gider de böyle bir teklif yaptığımız zaman, Paşa; “Hayır ben demokratik yolla(!) iktidara gelirim, seçimle gelirim(!), böyle Asker zoru ile idareyi alamam” derse, halimiz ne olur? Rezil oluruz…” dedim. Bunun üzerine Madanoğlu ;
            “-Yahu bu yağız Binbaşı doğru söylüyor, hele biraz durup iyi düşünelim” dedi ve böylece İsmet Paşa’yı getirmeye gitmekten vazgeçildi. Zaten radyoda Türkeş tarafından ilk beyanname okunduktan sonra, artık İsmet İNÖNÜ’yü getirmek imkânı ortadan kalkmış oluyordu. Çünkü o ilk bildiride iktidar lideri gibi, muhalefet liderinin de hayatı emniyet altında bulunduğu eşit biçimde açıklanıyor, yani kapalı olarak İsmet Paşa’nın ihtilalin lideri olmadığı ifade ediliyordu.”
            —Sözde Demokrat, Özde Darbeci CHP(İnönü):
            Merhum Dündar TAŞER, 27 Mayıs Darbesini planlı olarak CHP Liderinin hazırladığını, askerlerin ihtilale zorunlu olarak sürüklendiklerini ve onların iktidar hırslarına alet edildiklerini (tıpkı günümüzde Ergenekon(!) adı verilen darbe denemesi gibi) sık sık anlatıyordu:
            “-27 Mayıs’ta İçişleri Bakanlığını teslim almaya gittik. Her tarafı, her şeyi devraldık. İçişleri Bakanı Namık GEDİK’in makam odasında bir kasa vardı, kapalıydı, anahtarını aradık bulmadık. Bakan Namık GEDİK, Harbiye’de tutuklu idi. Hemen bir Çilingir çağırdık, kaynak makinesi ile kasayı açtırdık. Kasanın içinden birtakım özel eşyalar çıktı. Az miktarda yabancı para çıktı. Bunlar önemli şeyler değildi. Asıl kasadan bir zarf içinde bir “teyp bandı” ve birkaç sayfa da yazı çıktı. Bandı kontrol ettiğimizde, daktilo edilmiş yazının bandın çözümü olduğunu anladık. Bantta çok önemli bir kişi, Bakan Namık GEDİK’e çok önemeli bir ihbarda bulunuyordu. Dinledikçe “dehşete kapıldık”. Bantta İhtilali CHP’nin planlı biçimde hazırladığını, askerleri oyuna getirdiğini ve iktidar hırsına alet ettiğini anladık (bu teyp bandının bulunması ve CHP’nin sık sık bu yola başvurduğunun belgesi olarak açıklanması gerekir aslında).
            Bakan Namık GEDİK’in masasının üzerinde birkaç tane telefon vardı. Bunlardan kırmızı olanı gerçek telefon değil, teyp mikrofonu idi. Teypin kumandası Bakanın ayağının yanında idi. Bakan makamına gelip konuşan kişilerden istediğinin sesini teype alabiliyordu. Ses bandındaki konuşmayı şöyle özetlemek mümkün:
            1957 Seçimlerinden birkaç gün sonra İsmet İNÖNÜ; Turhan FEYZİOĞLU, Nüvit YETKİN ve Akif İYİDOĞAN’ı evine davet ediyor. Banttaki ses de bu üç kişiden birine aittir. İsmet Paşa, özel bir odada yapılan toplantıda bu üç kişiye hitaben şöyle diyor:
            “-Bu son seçimler kesin olarak göstermiştir ki, CHP seçim yolu ile iktidara gelemeyecektir (şimdiki gibi). Şimdi sizden seçimden başka bir yolla CHP’nin iktidara nasıl gelebileceğini tartışmanızı ve karara bağlamanızı istiyorum…”
            Bunun üzerine müzakere açılıyor ve saatler süren tartışmalar yapılıyor, sonuç olarak askerlerin iktidara müdahalesini temin etmeye uygun ortam hazırlanmasına karar veriliyor. Hazırlanan plana göre;
            1-Önce üniversite içerisinde münazaralar-açık oturumlar- başlatılacak. Burada memleketin felakete sürüklendiği yolunda öğrenciler DP iktidarı aleyhine kışkırtılacak. Buna da CHP’li hocalar yardımcı olacak. Turhan FEYZİOĞLU münazara-açık oturum-tartışma- konularını işleyen bir “kitap” yazacak, gençlere dağıtılacak (bu kitap çıkarılmış ve dağıtılmıştır).
            2-İkinci merhalede münazaralar üniversite içinde, salon dışında tartışma, gösteri ve benzeri nümayişlere dönüştürülecek.
            3-Üçüncü merhalede, gençler iktidar aleyhindeki gösterilerini üniversite dışına, caddelere taşıracaklar. Burada CHP teşkilatları, CHP’li vatandaşları gençlerin yanına katacak, hükümete karşı yaygın protesto gösterileri yapacaklar. CHP parti olarak onları destekleyecek, DP hükümetini suçlayacak(bugün de aynısı yapılmaktadır).
            4-Dördüncü merhalede, hükümet yaygın gösterileri önlemeye çalışacak, polis sevk edecek, polise karşı konulacak, polisle çatışılacak. Bu durumda hükümet olayları önlemek üzere askeri çağıracak ve askeri halkın üzerine sevk edecek, halkla askerler çatışacak… İşte müzakerenin burasında İsmet Paşa söze giriyor ve:
            “-Türk Ordusu kendi halkına silah sıkmaz, bu noktada asker silahı kendisine emir veren hükümete çevirir ve böylece de iş tamam olur…” diyor.
            İşte böyle bir plan hazırlanıyor ve tatbikata da geçiriliyor. Aradan bir süre geçince, söz konusu üç kişiden birisi(Turhan FEYZİOĞLU, Nüvit YETKİN, Akif İYİDOĞAN) vicdanen rahatsız oluyor ve durumu İçişleri Bakanı Namık GEDİK’e ihbar ediyor ve:
            “-Memleketin böyle bir kargaşa ve felakete sürüklenmesine benim vicdanım razı olmuyor, ben durumu size ihbar ediyorum, tedbirinizi alın” diyor ve Bakan da sesini teype alıyor.
            Bu noktada Dündar TAŞER’e söz konusu ses bandını ve çözülmüş yazılı şeklini ne yaptıkları sorulduğumda(Soran Z. BEYAZ);
            “-Albay Alparslan TÜRKEŞ’e teslim ettiklerini” söyledi (Eğer Türkeş bu bandı yıllar sonra açıklasaydı, kendisi ve Ülkücüler de bu suçlamalardan kurtulacaklardı. Ama neden açıklamadığını bilemiyoruz).
            İçişleri Bakanı Namık GEDİK’in intiharında kasasından çıkan bu ses bandının bir tesiri olup olmadığını sorduğumda Dündar TAŞER;
            “-Eğer intihar etti ise, mutlaka tesiri vardır. Çünkü CHP tarafından ihtilal hazırlandığı kendisine ihbar edilmiş, bunu Başbakana ve diğer Bakan arkadaşlarına haber vermemiş ve tedbir almamıştır. Şimdi bunun ortaya çıkmasıyla da sıkılmış ve vicdan azabına kapılarak intihar etmiş olabilir.” Dedi(ta işin başından DP’li Bakandan ihanet var).
            —MBK Üyelerine Rüşvet Teklifi:
            Dündar TAŞER’den dinlemeye devam ediyoruz:
            “-Milli Birlik Komitesi toplantıları başlamadan önce salonda perakende ikili-üçlü sohbetler yapardık. Bir gün komite üyelerinin büyük bir kısmı gelmişti. Sohbet ediyorduk. İçeriye Sıtkı ULAY Paşa girdi ve heyecanlı bir tavırla söze başladı:
            “-Arkadaşlar müjde, CHP iktidarı kendisine “teslim etmemize karşılık hepimize ömür boyu Mebusluk” ve her birimize “üçer milyon” lira para veriyor, bu fırsatı kaçırmayalım!
            Hemen kalktım ve “gel hele Paşam” diye koluna girdim ve bir tarafa çektim, kendisine böyle konuşmaların hoş olmadığını, milletin böyle şeyleri duyması halinde rezil olacağımızı, bunun düpedüz rüşvetle devleti ve iktidarı satmak olacağını, çok çirkin bir şey olduğunu lisan-ı münasiple paşaya anlattım, paşa çocuk gibiydi…”
            Dündar TAŞER’in de içinde bulunduğu 14’ler yurtdışına sürüldükten sonra, Milli Birlik Komitesi Üyeleri “ömür boyu olmak kaydı ile Senatör oldular” ve iktidarı da CHP’ye teslim ettiler (üçer milyonu alıp almadıklarına da sizler karar verin).
            —İdamlara İlk Günler Karar Verilmiş:
            Yine bir gün komite üyelerini başına toplamış konuşmakta olan Sıtkı ULAY Paşa şöyle konuşuyordu:
            “-Düşüklerden-yani Demokrat Partililerden-idama mahkûm olanların hepsini bir arada asmayacağız. Her vilayette üçer beşer tane dağıtıp oralarda asacağız. Bütün Türkiye’ye ibret olması ve gözlerinin kırılması için bunda fayda vardır.” Diyordu. Hızla söze karıştım ve DP iktidarının yaptığı birçok hizmetleri saymaya başladım ve sonunda Sıtkı ULAY Paşa’ya dönerek paşam bu memlekete bu hizmetleri yapan insanlar asılamaz dedim. Ortalık bir anda buz gibi oldu ve hiç tartışma olmadan konu kapandı.
            —14’leri Yurtdışına CHP gönderdi:
            27 Mayıs’ın ilk günlerinden başlayarak CHP komite üyelerini teker teker yoklattı, kimlerin iktidarı CHP’ye teslim etmeye taraftar, kimlerin karşı olduklarını tespit ettirdi. Sonunda karşı olanları yurtdışına sürdürdü. İsmet Paşa, ihtilalin ilk günlerinde Alparslan TÜRKEŞ’e şöyle bir mesaj gönderdi:
            “-Şahsınızda geleceğin büyük devlet adamını görüyorum, saygılarımı sunarım.”
            Bunun anlamı şuydu: bugün devlet adamı biziz, sen geleceğin devlet adamısın, yani iktidar şimdilik bizim hakkımızdır. Türkeş, İnönü’nün bu mesajına şu karşılığı verdi:
            “-Şahsınızda geçmişin büyük devlet adamı vasfını müşahede ediyorum, saygılarımı sunarım.” Bunun da anlamı açıkça, senin zamanın geçti, bugün biz varız demekti. Böylece Türkeş’i ihtilalin ilk günlerinde anlamıştı İsmet Paşa…
            Bana hemşehrim Ali İhsan GÖĞÜŞ’ü gönderdiler. Evime geldi. İhtilalin ilk günleriydi. Ali İhsan Bey bana:
            “-Köyün genç kızı denize düştü, bir yiğit atladı, kızı boğulmaktan kurtardı, denizden çıkardı. Şimdi o yiğide düşen vazife, kurtardığı kıza bir fenalık yapmadan sahibine teslim etmektir.” Dedi. Yani İktidarı sahibi olan CHP’ye teslim etmemizi istiyordu. Ben de kendisine şöyle cevap verdim:
            “-Evet köyün genç kızı denizden çıktı, şimdi onu kurtaran yiğide düşen görev, kızın kendine gelmesini, sağlığına kavuşmasını temin etmek, korumak, kızın aklı başına geldikten sonra, kimi isterse ona vermektir. Kızı ben istiyorum deyip de almak isteyenleri, ya kız istemiyorsa… Hele kız kendine gelsin, henüz baygın vaziyette…” dedim. Tabii benim de iktidarı CHP’ye teslim etmek fikrinde olmadığım böylece ta ilk günlerde İsmet Paşa tarafından anlaşılmış oluyordu…
            —Menderes’i Astıran Talat AYDEMİR’in Kendisi de Asıldı:
            Taşer ve arkadaşları idamlara, hatta herhangi bir ceza verilmesine de karşı olduklarını ifade ediyordu. Bunu komitede bulundukları sırada da, yurtdışından 14’ler adına Türkeş imzası ile Cemal GÜRSEL’e gönderdikleri üç mektup ile de gösterdiklerini anlatıyordu:
CHP bizleri yani 14’leri komiteden uzaklaştırınca, komite zayıfladı. CHP yandaşları güçlendi. DP’ye hasım olanlar ve CHP’nin tesirinde bulunanlar komite içinde daha kuvvetli hale geldiler. Buna rağmen idamlara karşı olanlar çoğunlukta idi. Ancak komite zayıfladığı için dışarıda “Silahlı Kuvvetler Birliği” adıyla bir başka ihtilal komitesi kuruldu. Başkanı Talat AYDEMİR idi. Bu ikinci komite bir süre sonra duruma tamamen hâkim oldu. Milli Birlik Komitesi kukla haline geldi. Talat AYDEMİR’in Komitesinin emrine girdi. Çünkü önemli askeri birlikler bunların emrinde idi. İşte bu söz konusu Talat AYDEMİR’in komitesi baskı yaparak, idamları onaylattı ve infaz ettirdi. Bir başka ifade ile C. GÜRSEL’in başkanlığındaki MBK üyeleri kendi nefislerini kurtarmak için Menderes’i ve arkadaşlarını astılar. Çünkü eğer asmasa idiler, Talat AYDEMİR bir darbe ile kendilerini asacaktı… Bunu açıkça söylüyorlardı. “Siz Menderes’i asmazsanız biz sizi asarız” diyorlardı.
Talat AYDEMİR Komitesinin Menderes ve arkadaşlarını niçin astırdığına gelince, amaçları şu idi: MBK, Menderes ve arkadaşlarını asınca halk ayaklanacaktı, ortalık karışacaktı, o zaman da Talat AYDEMİR Komitesi idareye el koyması için fırsat bulmuş olacaktı. Yani ikinci bir darbeye uygun kargaşalı bir ortam meydana getirmek için astılar. MBK idamları uygulamasaydı, mahkeme kararlarını niçin uygulamıyorsunuz diye darbe yapacaklardı, idamları infaz ederler ise, halk ayaklanacaktı güya, o zaman da halk ayaklanmasını bastırmak için darbe yapacaklardı(Demokrat Partililer o zaman ayaklanıp idamlara engel olabilirlerdi ama korkak oldukları için saklanacak yer aradılar. Sonra da Menderes’i siz astınız diyerek 30 yıl hesabını Ülkücülerden sordular). Plan bu idi. Ancak idamlar yapıldı ve halk(korkaklar) ayaklanmadı, dolayısıyla da Aydemir Komitesi bu yolla darbe yapamadı. Bu defa doğrudan ihtilale teşebbüs etti, birincide affedildi. İkinci defada yine darbeye girişti, bu defa Talat AYDEMİR ve arkadaşı Fethi GÜRCAN kendileri idam edildiler. Böylece Menderes’i perde arkasından idam ettirenler de bizzat idam edildiler. Bir çeşit “İlahi Adalet” tecelli etti.
Talat AYDEMİR’in Menderes’i astıran ihtilal komitesinin içinde Doç. Dr. Necmettin ERBAKAN da vardı. Talat AYDEMİR idareyi ele geçirebilseydi, ERBAKAN Sanayi Bakanı olacaktı.”(Menderes’in oğlu Aydın Menderes’in bir dönem Refah Partiye geçerek Erbakan’ın yanında Mebus olmasını nasıl yorumlarsınız acaba?)
Aydınlar Ocağı eski Başkanı Prf. Dr. Süleyman YALÇIN’ın Tercüman’da yazdığı bir makaleye göre; “Necmettin ERBAKAN o zaman Talat AYDEMİR ile birlikte çalışıyor, hatta üniversiteleri yeniden ayaklandırabilmek için asistanları topluyor ve Albay Talat AYDEMİR’i getirip konuşmalar yaptırıyordu.” (Dç. Dr. Zekeriya B EYAZ. Türkiyem Dergisi. Ağustos 1991, Sayı:30.)
Dündar Bey, şunları da anlatmıştı: “İhtilal’in Kudretli Albayı Alparslan TÜRKEŞ’le birlikte Başbakanlık makamını tutanakla devir almaya gitmiştik. Albay TÜRKEŞ, bir baktı ki; Başbakan Adnan MENDERES’İN odasının yanındaki odada sarışın sarışın üç kişi oturuyorlar. Albay sordu:
-Kim bu adamlar?
Odacı:
-Bu adamlar Amerikalı efendim…
Albay:
-Ne işleri var burada?
Odacı:
 -Bunlar efendim, Başbakanlık odasına giren her türlü evrakı görürler, çıktıktan sonra da görürler ve Amerika’ya rapor ederler. Deyince Albay TÜRKEŞ öfkeden kudurmuştu ve bu üç Amerikalıyı tekme tokat dışarı kovmuştu. Bu olaydan sonra, Amerika TÜRKEŞ’e ve Ülkücülere hiç göz açtırmadı. 5000 tane kişinin ölümüne, bir o kadarının dul yetim kalmasına neden oldu, intikamını aldı. 12 Eylül İhtilali olunca, ABD’li eski bir Ajan: “Biz Türkiye’de bazı şeyleri başaramadık ama, TÜRKEŞ’in iktidarına engel olduk ya!” demişti.
Günümüzde de benzer odaların varlığını duyuyoruz. Bir milletvekili; “Başbakanlık’ta “İsrail Odası” varmış diye resmi yazı ile sorunca, AKP Hükümet Sözcüsü, yok demedi ve “bazı şeyler devlet sırrıdır” gibi cümleler kullandı. “İsrail Odası” var ise, “Amerikan Odası”nı sormaya gerek yok sanırım. Biz 50’li yıllardan buyana “Bağımsız mıyız?” diye soramadan edemiyoruz. İşte Sağcı Hükümetlerin marifetleri…
60 İhtilalinde Yenidelhi’ye Ateşe olarak sürülen Alparslan TÜRKEŞ, Türkiye’ye döndükten sonra, Subay arkadaşlarından görmüş olduğu vefasızlıktan sonara; “En kötü Demokrasi, en iyi ihtilalden iyidir” demiş ve Kıbrıs doğumlu olduğu için, Kıbrıs’a gidip Rumlara karşı Milli Mücadeleyi harekete geçirmek istiyordu. Bu kararı öğrenen İsmet İNÖNÜ, bir adamını TÜRKEŞ’e göndererek şunları söylemişti: “Kıbrıs’a gitmesin, Türkiye’de kalsın”. Bu uyarıya rağmen TÜRKEŞ gitmekte karalı idi. Bu durumda TÜRKEŞ’e bir haber daha gönderir: “Eğer Kıbrıs’a giderse, Kıbrıslı Mücahitlere yapılan yardım keserim” demişti. Mücahitlerin yardımının kesilmemesi için, Kıbrıs’a gitmekten vazgeçen TÜRKEŞ, İnönü’ye karşı siyaset yapmak için CKMP’ye girdi, sonra partinin adı MHP oldu.12.12.2010. Mehmet Demir ATMALI. Gaziantep 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder